istanbul

istanbul

İzlenimler: Malta

Akdeniz'in neredeyse tam ortasındaki küçük bir ada devlet olan Malta'dan bahsetmek istiyorum bu sefer.

Adının Yunanca "bal adası" anlamına gelen bir kelimeden türediği zannedilen bu ülke iki küçük adadan oluşuyor. Avrupa Birliği'nin bir üyesi olan Malta, ağırlıklı olarak İtalyan, İngiliz ve Arap kültürlerinin bir karışımını size yansıtıyor. Çok hoş bir karışım bu. Ülkenin kuzey komşusu olan ve benzer bir kültürel ortama sahip olması beklenen İtalya ile olan etkileşim, oldukça uzun bir zaman önce adayı yönetmiş olan Araplar'ın kültürü ve 1964'te ayrılarak bağımsız kaldıkları Birleşik Krallık'ın kuzeyli kültürü ile iç içe geçip ilginç bir sentez oluşturmuş.

Günlük hayattan başlayalım; trafik soldan yani bize göre tersten akıyor. Herkes İngilizce konuşuyor ancak ikinci resmi dil Maltaca. O nasıl bir dil derseniz şöyle açıklayayım: Arapça konuşanlar Maltaca'yı anlayabiliyorlar. Tabii, alfabe latin harflerinden oluşuyor ancak ilave harfler var.

Gelin ilk fotoğrafımıza bakalım. Başkent Valetta'nın sahilinden bir panorama. Limanı koruyan topların gölgesinde tarihi binalar ve marinalar.

Aslında bu fotoğraf Valetta'yı özetliyor. Tam karşıda Aziz Angelo kalesi.


Valetta söz konusu olduğunda biraz kafa karıştırıcı bir durum var. Surlarla çevrili şehir aslında küçük bir semt veya mahalle ölçüsünde. Kesintisiz devam eden yerleşim, şehri olduğundan büyük gösteriyor ama idari olarak, etrafındaki caddeler ve sokaklar komşu kasabalara ait. Bu sebeple, yukarıdaki fotoğraf aslında Valetta'yı göstermiyor size çünkü fotoğrafı çekerken bulunduğum yer Valetta. Neyse, fazla takılmayın bu detaya.

Malta'nın geçmişine şöyle bir bakarsak Fenikeliler, Romalılar, Araplar, İspanyollar, Aziz John Şövalyeleri, Fransızlar ve İngilizler tarafından yönetildiği dönemleri görüyoruz. Çok renkli bir tarih yani. Doğal olarak, her dönem bir iz bırakmış. İlginç bir nokta ise adayı hiç ele geçiremediği ve dolayısıyla yönetmediği halde Osmanlılar'ın bıraktığı etki.

Tarihe biraz ara verip günümüzden bir görüntüye bakalım. Gün batımında Vittoriosa yat limanı ve tepede Senglea basilikası.


Adanın tarihine devam edelim. Kanuni Sultan Süleyman Rodos'u alınca şövalyelerin adayı terk etmelerine izin verir (bkz: izlenimler: Yunan Adaları - I). Hospitalier tarikatının devamı olan şövalyeler büyük üstadları eşliğinde Malta'ya göç ederler ve burada uzun zaman sürecek bir şövalyeler dönemini başlatırlar.

 Kanuni, Malta'yı fethetmek için Turgut Reis'i görevlendirince adadaki Osmanlı etkisinin temelleri atılır. Osmanlı donanması adaya varır ancak kötü planlama ve yanlış taktikler sonucunda eli boş döner. Bu arada Turgut Reis de hayatını kaybeder. Osmanlı'nın mutlaka tekrar geleceğine inanan Malta'lılar ise çok daha büyük bir kuşatmaya hazırlanmaya başlar. Şövalyelerin lideri, yani büyük üstadı olan Jean Parisot de Valetta kendi adıyla anılan başkenti kurar. Kaleleri güçlendirirler, surları yükseltirler, senelerce didinirler ve Osmanlı saldırısına hazır hale gelmeye çalışırlar. Osmanlılar nesilden nesile, bir efsane gibi içlerine işler ama bir daha gelmezler.

Gelin şövalyelerin kurduğu Valetta'nın sokaklarında biraz gezinelim. Şehrin kendine özgü bir mimarisi var. Adanın yerel kireç taşı ile yapılan binalar ahşap cumbalarla zenginleştirilmiş. Bakın aşağıda tipik bir Valetta apartmanı var.


Her yerde bu mimariyi görüyorsunuz. Ahşap cumbalar bazen yeşil, bazen kırmızı ama hep canlı tonlarda.

Yaşam da kendisini bu mimaride ifade eden kültür gibi canlı ve samimi. Eh, ne olsa Akdeniz'deyiz. Soğuk ve resmi  bir tarz buralara uymaz.

Aşağıdaki cafe ya da aslında tam da bizim bildiğimiz kahvehane bu tarzı yansıtıyor işte. Turistlere değil de yaşayanına göre ayarlanmış olan yerellik burada kendisini tüm güzelliğiyle gösteriyor.


Valetta'nın en görkemli binası tabii katedrali. Aziz John co-katedrali şehrin ana caddesi üzerinde. (Co-katedral ne demek diye merak edenler biraz internette araştırsın lütfen. Ben bundan sonra kafa karıştırmamak için katedral diyeceğim)

16. yüzyılda şövalyeler tarafından yapılan katedralin dışı çok sade bir mimariye sahip. Bir detay aşağıda.


Binanın içi de ilk yapıldığında sade bir tarza sahipmiş. Sonradan şövalyeler "bu kadar tevazuya gerek yok" diyerek iç mekanı bir güzel süslemişler. Etkileyici fakat abartılı bir ortam sizi bekliyor katedralin içinde. Aşağıdaki gibi görüntüledim.


Caravaggio'nun en meşhur resimlerinden biri olan "Aziz John'un kafasının kesilmesi" katedralde bulunuyor. Fotoğrafının çekilmesine izin verilmediğinden size gösteremiyorum.

Gece indiğinde deniz kenarının cazibesi kendisini gösteriyor.  Güzel havada salına salına gezinirken Senglea basilikası yine kendini gösterdi ve dayanamayıp aşağıdaki fotoğrafı çektim.


Valetta ve çevresini biraz olsun gördük. Peki, adada başka nereler var? Valetta'ya kırk dakika mesafede Marsaxlokk köyü bulunuyor. Malta'nın rengarenk balıkçı teknelerini görmek için en uygun yer burası. Köyün sahili ve tekneler aşağıda karşınızda.


Marsaxlokk'un köy meydanı köyün kilisesi ve etrafındaki cafe'lerle şekillenmiş. Adanın her yerinde olduğu gibi burada da kireç taşından yapılmış binalar ortak manzarayı oluşturuyor.


Malta'yı gezmek için küçük bir ipucu. Muhteşem bir otobüs ağı adayı kaplıyor. Bildiğimiz belediye otobüsleri bunlar. Çok ucuz ve her yere ulaşıyor. İsteyen araba da kiralayabilir ancak ters yönden trafik biraz cesaret kırıcı. Otobüs ağının kapsamı nedeniyle başka bir ulaşım aracına pek ihtiyacınız kalmıyor.

Adanın ortasında yer alan Mdina da kesinlikle görülmesi gereken bir kasaba. Mdina aslında bildiğimiz Medine. Yani Arapça, surlarla çevrili şehir. Demiştim ya Arap etkisi de görülüyor diye, işte en güzel örneği bu harika kasabanın adı. Mdina'nın hemen dışında da Rabat kasabası var. Başka söze gerek yok diyorum.

Muhteşem güzellikteki Mdina'nın surlarından içeriye girelim haydi.


 Geçmişi Fenikeliler dönemine kadar uzanan Mdina, 9. yüzyılda Araplar tarafından bugünkü mimari yapısına kavuşturulmuş. Tabii, sonradan şövalyeler kendi geleneklerine ve Hristiyan kültürüne uygun binalar yapmışlar ancak Araplar'dan kalanla uyumsuz bir yapılanmaya kesinlikle gitmemişler.

Buyurun kasabadaki Aziz Paul katedraline. Şu taş işçiliğine bakar mısınız?


Mdina'ya sessiz şehir deniyor. Gerçekten de çok sakin, sessiz bir ortamı var. Taş sokaklarında gezinirken sağda solda uyarı levhaları görüyorsunuz: "Lütfen burasının yaşanan bir mekan olduğunu unutmayın ve Mdina sakinlerini rahatsız edecek şekilde gürültü yapmayın!" Bu uyarı tabelalarının etkili olduğu ortada. Yoksa insan kendisini bir film platosunda filan zannedebilir.


 Yukarıdaki sokak tipik bir Mdina görüntüsü. Biraz ortaçağ, biraz ortadoğu-Arap, biraz Akdeniz. Bu sokaklarda dolaşırken büyülü atmosferden etkilenmemeniz mümkün değil.

Bir Mdina sokağı görüntüsü de aşağıda. Geniş "caddelerde" at arabaları dolaşıyor. Sokaklar sadece bisikletler ve yayalar için.


Kasabaya sadece burada oturanların otomobilleri girebiliyor.Diğer bütün "çağdaş" araçlar şehrin kapısında park etmek zorunda.

Tekrar sahile dönersek, bir de güncel Malta'yı görme fırsatımız olur. Valetta'nın kuzeyindeki Saint Juliens modern Malta'yı temsil ediyor. Alışık olduğumuz apartmanlar sahil boyunca kilometrelerce dizilmiş.


Tatil mekanları kadar adanın iş ortamı da buralarda görülebiliyor. İş ile kastettiğim genelde finans ve bankacılık sektörü. Malta'ya ciddi bir dış finans aktığı belli oluyor. Avrupa Birliği'nin katı kuralları içinde bile bir finansal cazibe merkezi olabilmişler. Adanın yollarında dolaşan pahalı otomobiller de canlı bir finans yapısına işaret ediyor zaten.

Saint Juliens'in sonunda bulunan Portomaso marina kompleksi üst düzey bir yaşam tarzını gözünüze sokuyor.


Genel olarak oteller çok pahalı değil. Hatta bizim popüler tatil yörelerimizle kıyaslandığında makul fiyatlı bile denilebilir. Yeme-içme ise hakikaten etkileyici bir deneyim. Akdeniz-İtalyan ağırlıklı mutfaktaki kalite ve lezzet çıtası bayağı yüksek. Restoranların sunumları da çok özenli. Malta şaşırtıcı bir lezzet durağı oldu diyebilirim. Kendi şaraplarını sundukları gibi restoranlarda zengin bir Fransız şarap çeşiti de bulunuyor, hem de çok uygun fiyatlarla.

Malta'ya veda edip uçağımızla havalandığımızda adanın üzerinde kısa bir tur attık. Adanın ortalarındaki Mosta kasabasında bulunan Rotunda katedralini görünce deklanşöre bastım. Dünya'nın dördüncü en büyük kubbesi bu küçük adanın bu küçük kasabasında bulunuyor. 

Rotunda katedrali ve Mosta, tepeden bakıldığında Avrupa'dan çok bir Orta Doğu veya Kuzey Afrika manzarası sunuyor size.


Akdeniz'in bu güzel ve tarihi adasını görebilmiş olmanın keyfiyle İstanbul'a döndüm.







3 yorum:

Can Çağdaş dedi ki...

Etkili anlatımın için teşekkürler. Bilmediğim bir sürü şey öğrendim. Resimler ise harika. Her biri adeta bir Malta davetiyesi. Eline, gözüne sağlık.

Adsız dedi ki...

Sevgili eşim, bu güzel yerlere beraber de gitsek.!!.:-)))

Jirayr Gamsaragan dedi ki...

Müthişşş Aykut Bey....
Malta'ya birkaç yıl önce bir iş toplantısı vesilesi ile gitmiştim.
anlatımın fevkalade,fotoğrafların Olympus ile çekilmiş olması ayrı bir keyf verdi...Harbiden birdaha gidesim geldi :)))
tebrikler
Jirayr Gamsaragan